2026, Çelikte Fiyatın Değil Stratejinin Kazandıracağı Bir Yıl Olacak
Demir Çelik Store dergisine verdiği özel röportajda, Bilecik Demir Çelik San. Tic. A.Ş. Genel Müdürü Uğur Cengiz; 2026’ya ilişkin beklentilerini küresel çelik piyasası, AB regülasyonları, CBAM uygulaması ve iç pazar dinamikleri çerçevesinde değerlendirdi.

2025’i küresel çelik piyasası açısından nasıl değerlendirirsiniz? 2026 için küresel çelik fiyatlarında öngörüleriniz nedir?
2026 kara bulutları dağıtacak mı, yoksa kalıcı mı kılacak? Göreceğiz. Umutsuz değilim ama gemiyi yüzdürebilecek kaptanlara ihtiyaç var.
2025 iyi yönetilmeyen bilançoların ve maliyet yapılarının taşıyamadığı bir yıl oldu
2025 yılı, küresel çelik piyasasında “fiyatın değil gücün test edildiği” bir yıl oldu. Talep tarafında dünya genelinde anlamlı bir ivme oluşmazken, arz tarafında özellikle Çin kaynaklı ihracat baskısı fiyatları yapısal olarak aşağıda tuttu. Bu ortamda piyasa, verimsiz kapasiteyi ayıklayan sert bir elemeden geçti ve hâlâ elemeye devam ediyor. Açık konuşmak gerekirse; 2025, iyi yönetilmeyen bilançoların ve maliyet yapılarının taşıyamadığı bir yıl oldu.
2026’ya girerken şunu net söyleyebilirim; küresel çelik fiyatlarında hızlı ve yaygın bir yükseliş beklemiyorum. Fazla kapasite sorunu masada durdukça, fiyatların rahat marjlar ve otomatik kazançlar yarattığı bir dönemden söz etmek mümkün değil. Ancak bu, 2026’nın durağan bir yıl olacağı anlamına da gelmiyor. Aksine; fiyatlar bölgesel olarak sert biçimde ayrışacak. Karbon regülasyonlarına uyumlu, enerji maliyetini kontrol altına almış, dijitalleşmeyi ve yalınlaşmayı üretimine entegre etmiş ve finansman disiplinini bozmamış üreticiler, aynı ürünü daha yüksek fiyattan satabilecek. Diğerleri için ise 2026; büyümeyi değil, gemiyi yüzdürmeyi, yani nakdi, üretimi ve bilançoyu aynı anda ayakta tutmayı konuştuğumuz bir yıl olacak.
Benim 2026 için net öngörüm şu: Küresel çelik piyasasında kazanan, en ucuz satan değil; en doğru maliyetle, en doğru pazara, en doğru zamanda satış yapabilen olacak. Bu nedenle 2026, piyasanın herkese aynı davranmadığı; stratejisi olanla olmayanın net biçimde ayrıştığı bir yıl olacak.
AB’nin yeni kota değişikliği Türk çelik sektörünü nasıl etkiler; CBAM uygulaması 2026’da ihracat rekabetini nasıl şekillendirir?
AB’nin son dönemde yaptığı kota düzenlemeleri, Türk çelik sektörü açısından artık geçici bir ticaret önlemi değil; oyunun kalıcı kurallarından biri haline gelmiştir. Bu düzenlemeler, Avrupa pazarını tamamen kapatmıyor ancak net biçimde şunu söylüyor: Avrupa artık yüksek hacmi değil, kontrollü, izlenebilir ve uyumlu tedariki tercih ediyor. Dolayısıyla Türk üreticiler için mesele “Avrupa’ya girip girememek” değil, hangi şartlarda ve hangi maliyet yapısıyla kalıcı olunabileceği meselesine dönüşmüş durumda.
CBAM ise bu süreci daha da keskinleştiriyor. 2026 itibarıyla karbon ayak izi, fiilen ihracatın maliyet kalemlerinden biri olacak. Bu noktada rekabet artık sadece fiyat üzerinden değil; emisyon değeri, raporlama kalitesi ve doğrulanabilirlik üzerinden şekillenecek. Düşük karbonla üretim yapan ve bu veriyi doğru şekilde belgelendirebilen firmalar için CBAM bir tehdit değil, aksine pazarda ayrıştırıcı bir avantaja dönüşecek. Buna karşılık hazırlığını tamamlamamış üreticiler için CBAM, fiyat pazarlığına bile başlamadan oyunun dışında kalma riskini barındırıyor.
Burada açık konuşmak gerekir: Bu filtre doğru okunmaz ve zamanında pozisyon alınmazsa, bu filtreden ilk geçemeyenlerin biz olması şaşırtıcı olmaz. Özetle 2026’da Avrupa’ya ihracatta rekabet; ton, fiyat ve vade üzerinden değil; karbon, uyum ve güven üzerinden kurulacak. Bu dönüşümü yöneten kazanacak, erteleyen ise pazar kaybını konuşacak.
2026 yılında sektör için en büyük riskler ve en büyük fırsatlar sizce nelerdir?
Karbonu Doğru Yöneten Kazanır
En büyük risk, belirsizliği yanlış okumak bence. 2026’da birçok firma “piyasa açılır” beklentisiyle maliyet ve stok disiplinini gevşetme hatasına düşebilir veya henüz bu disiplinin bile farkında olmayabilir. Oysa yüksek finansman maliyetleri, oynak enerji fiyatları ve ticaret politikalarındaki sertleşme, bu tür hataların bedelini ağırlaştırıyor. Bir diğer önemli risk ise CBAM ve benzeri regülasyonları yalnızca “uyum zorunluluğu” olarak görüp, stratejik avantaj boyutunu kaçırmak.
Fırsat tarafında ise tablo net: Verimli ve yalın üretim yapan, dijitalleşme yatırımlarını çelik tedarik zincirine entegre eden, karbon ayak izini kontrol altına almış ve nakit akışını iyi yöneten firmalar için pazar payı kazanma imkânı var. Özellikle orta ölçekli, esnek yapıya sahip üreticiler; büyük oyuncuların hantallığından doğan boşlukları doldurabilir. 2026, hacimle büyüyenlerin değil; akıl, disiplin ve veriyle büyüyenlerin yılı olacak.
2025’te iç pazarda talebin seyrini nasıl değerlendirirsiniz? 2026 yılında iç pazar talebi için beklentileriniz ne yönde? Küresel çelik piyasasında arz-talep dengesi ve fiyatları belirleyecek temel unsurlar neler olacaktır?
2025’te iç pazarda tabloyu iyimser okumak mümkün değil. Talep dalgalı olmakla birlikte genel olarak çok zayıf seyretti ve bu zayıflık geçici değildi ve yapısal sorunlardan da beslendi. İnşaat tarafında maliyet–finansman dengesizliği, projelerin ötelenmesine ve talebin süreklilik kazanamamasına yol açtı. Daha da önemlisi; piyasada yalnızca talep düşmedi, kapasiteler de ciddi biçimde geriledi ve finansal yaralar açıldı. Birçok üretici ya kapasite düşürdü ya da üretimi dönemsel olarak durdurmak zorunda kaldı ve istihdamını azalttı. Türkiye genelinde çelik sektörünün 2025’i “bekleyerek ve tetikte” geçirdiğini söylemek abartı olmaz.
2026’da Talepte Seçici Canlanma, Firmalarda Ayrışma Yılı Olacak
2026’ya baktığımda iç pazarda sınırlı ve seçici bir toparlanma ihtimali görüyorum. Bu toparlanma; genelleşmiş bir canlanmadan ziyade, kamu yatırımları, belirli bölgesel projeler ve deprem sonrası yeniden yapılandırma sürecinin ivmesine bağlı olacak. Ancak bu talep artışının her üreticiye eşit şekilde dağılacağını düşünmek gerçekçi olmaz. Finansmana erişimi güçlü, Türkiye modeline adapte olmuş, stok ve maliyet disiplinini koruyabilen firmalar bu dönemde yine öne çıkacak.
Bu noktada Türkiye açısından önemli bir fırsat alanı da iklim gündemi. Tarihi bir diplomasi başarısı gösteren ülkemiz; iklim değişikliği ile mücadelede BM’nin en önemli organizasyonu olan COP’a ilk kez ev sahipliği yapacak. COP31, sanayi açısından sadece bir prestij meselesi değil; somut bir kaldıraçtır. Böyle bir süreç, yeşil dönüşüm yatırımlarının hızlanmasını, finansmana erişimin kolaylaşmasını ve Türkiye’nin düşük karbonlu üretim kabiliyetini daha görünür kılmasını sağlar. Çelik sektörü açısından bakıldığında ise bu; yeşil çelik projelerinin hızlanması, karbon altyapısının güçlenmesi ve Avrupa ile uyum sürecinde güven unsurunun artması anlamına gelir. Doğru yönetilirse COP31, iç pazarda talebi canlandıracak altyapı ve dönüşüm yatırımlarının da önünü açabilir.
Küresel ölçekte ise arz–talep dengesi ve fiyatları belirleyecek konu başlığı tek değil, çok katmanlı. Çin’in ihracat politikaları fiyatlar üzerindeki ana baskı unsuru olmaya devam edecek. Buna ek olarak, Avrupa ve ABD ekseninde artan ticaret korumacılığı, pazarları daha bölünmüş ve daha sert hale getiriyor. Bunların üzerine bir de siyasi belirsizlikler ekleniyor. Donald Trump döneminde gördüğümüz sert ticaret politikalarının benzerlerinin yeniden gündeme gelme ihtimali, 2026’yı öngörü açısından daha karmaşık hale getiriyor. Enerji ve hammadde maliyetleri, karbon regülasyonları ve jeopolitik riskler birlikte değerlendirildiğinde, fiyatların artık tek bir merkezden değil; bölgesel regülasyonlar, siyasi tercihler ve maliyet yapıları üzerinden oluştuğu bir döneme girmiş durumdayız.
Özetle; 2026’da iç pazar tamamen açılacak demek gerçekçi değil. Ancak doğru projelerde, doğru bölgelerde ve doğru maliyet yapısıyla hareket eden firmalar için fırsatlar var. Küresel tarafta ise çelik fiyatlarını belirleyen unsur talep patlaması değil; hangi ülkenin, hangi regülasyon ve karbon çerçevesi içinde, kime satış yapabildiği olacak. COP31 süreci de Türkiye’nin bu oyunda hangi ligde oynayacağını belirleyecek başlıklardan biri.






