“Olmak ya da olmamak” Shakespeare’in Hamlet’e 417 yıl önce söylettiği bu söz aradan geçen bunca süreye rağmen hiç eskimedi. Yaşam amacını sorgulamak akıl sahibi her insanı dipsiz bir kuyunun içine çeker. Öyle ki, bu dipsiz kuyuda yol aldıkça geri dönmeyi değil artan bir merakla daha da derine inmeyi düşünür insan. Tarih bize sorgulanmamış bir hayatın yaşamaya değmeyeceğini dipsiz kuyusunda biriktirdiği kurbanlarıyla gösteriyor. Bunların en meşhuru şüphesiz Sokrates’tir. Yetmiş yaşına rağmen Atina’nın at sineği olmaktan vazgeçmemiş bu düşünür sorgulanmamış hayatın yaşamaya değer olmadığını canı pahasına savunmuştur. “Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir” diyen Hermann Hesse gibi düşünenlerde var elbet ancak Sokrates düşüncesiyle kendi sanatını ortaya koymuş ve onu bugün dahi var edecek bir anlayışı inşa etmiştir. İnsan günün birinde toprağa dönüyor ama düşüncelerini ve eserlerini ardında bırakarak yaşamaya devam ediyor. Dile kolay 2417 yıl geçmiş üzerinden. Bugün acaba hangimiz ne kadar sorguluyoruz hayatı?
İnsan aklıyla var olan bir varlık olduğuna göre davranışlarını da büyük ölçüde sahip olduğu anlama yetisi belirler. Anladığı halde anlamamazlıktan gelmek bana göre iki nedenden dolayı olabilir. Birincisi samimiyetsizlik ikincisi ise baskı yani içinde bulunduğu durumun yarattığı güçlük. Bilmemek yani bilgisizlik ise bu iki nedenin dışında anlamama halinin doğal bir nedenidir. İşin epistemik yanı emek mukabili bir şekilde halledilebilir. Ancak samimiyetsizlik ve baskı ne yazık ki o kadar kolay halledilecek konular değil.
Düşünceleriyle toplumun sosyal yapısında ve eğitim sisteminde etkili olmuş bir insan olan Jean Jacques Rousseau’nun şu sözünü çok beğenirim. “İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.” Bu sözde, biraz beni benimle bırak tavrı olduğunu düşünürüm hep. İnanç da sevgi de aklın yolunu izlemez diyen mistik görüş insanın özgürleşebilmesini prangalarından kurtulup bir anlamda kendisinin kaşifi olabilmesine bağlı kılar. İnsan eğer bunu başarabilirse fazlalıklarından kurtulabilir ve doğanın bir parçası haline gelebilir.
Alan borçlu, veren alacaklıdır hep. Hemen her konuda bu böyle değil midir? İş dünyasından, siyasete, spordan, bilime ve hatta aşk’ta. Goethe’nin insan dimağının akıl almaz icadı olarak nitelendirdiği ve Luca Pacioli’nin 1494 tarihinde yayınlanan Summa de Arithmetica isimli kitabıyla kayıtlara geçen bu kuram sonsuza dek geçerliliğini sürdürecek gibi. Bunu delecek tek istisna, karşılık beklemeden bir şeyler verebilmektir ki o da ilahi bir şeydir herhalde. Bu basit muhasebe tekniğini işimize, ilişkimize velhasıl hesabı görülecek her konuya uyarlayabiliriz. Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” kitabını okuyanlar anımsayacaktır ceza alan melek sorulara cevap bulana dek insanların arasında yaşamaya mahkum edilmiştir. Melek, insanın içinde yaşayan şeyin sevgi olduğunu, insana kendi ihtiyaçlarını bilme kudretinin verilmediğini ve insanı yaşatan şeyin merhamet olduğunu insanların arasında yaşayarak öğrenir. Bu hikaye bize gerçek keşfin herkesin gördüğüne bakıp kimsenin düşünmediğini düşünmekle mümkün olabileceğini anımsatır. Bir ilişkiyi nefret üzerine kuramaz insan, insanın içinde yaşayan sevgi olduğuna göre ilişkiyi yaşatan şey yine sevgi olacaktır.
Hayatın sınırlı süreli ve bize sunulmuş bir nimet olduğunu biliyoruz. Kendimiz de dahil pek çok insanın hayatın kısalığından yakındığı gerçeğine itiraz edecek olanımız da pek çıkmaz sanırım. Peki buna sebep nedir? Neden yakınıp durur insan? Hiç ölmeyecek gibi düşünmek yaşamı ertelemek midir?, ya da yarın ölecekmiş gibi yaşamak yaşam heyacanını öldürmek midir? Yaşam fırsatı ertelenebilecek bir şey midir?
Herkes kendi Dianysos’u ve Apollon’u ile yüzleşiyor. “Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, ikincisinde, daha çok hata yapardım. Kusursuz olmaya çalışmazdım, neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, çok az şeyi ciddiyetle yapardım. Ama işte 85'indeyim ve biliyorum... Ölüyorum... “ diye şiir yazan sürrealist Jorge Luis Borges gibi mesela. Ya da ülkemizde katıldığı bir toplantıda blue jean ve hawaii gömleği giyen bir katılımcıya yaklaşıp “Seninle fotoğraf çekip eşim Nancy’ye göstermek istiyorum çünkü bundan sonra senin gibi giyinmek istiyorum” diyen 87 yaşındaki pazarama gurusu Philip Kotler gibi.
Doğan Canku’nun “Sokaklar geçiyorum sızım hüznüm gölgem benim. Caddeler aşıyorum gözyaşlarım en sessizliğim asılsız çarelerle yürüyorum işte böyle zamanı geriye çeviririm diye…” bildiğimiz o güzel şarkısını söyleyip William Shakespeare’in “Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan.. Güneş kucağındadır, bilemezsin.. Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür.. Ciğerinde kurulur orkestra, duymazsın.. Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın…Uçar gider, koşsan da tutamazsın..” diyerek mısralara döktüğü nefis şiirini okumakta ayrı bir keyif tabii. Açık büfe hayat herkes istediğinden istediği kadar alıyor. Kastettiğim paranın satın alabildiği şeyler değil tam tersi alamayacağı şeyler. Kral’da fakirde aynı iştahla acıkıyor en nihayetinde.
Madde zenginliğinin ötesine ancak duygu zenginliği ile geçilebilir. Bir müziğin duygusunu hangi zengin daha fazla satın alabilirki? Sevgiyle var edebilmenin huzurunu başka ne verebilir ki? En büyük huzursuzluk ne istediğini bilmemek ve bilmediğin bir şey için hiçbir şey yapamıyor olmaktır.
Ne kadar şanslıyım ki yaşamın kısa sanatın uzun olduğunu bana hissettirecek sanat ruhu taşıyan insanlar tanıyorum. Görselliği adeta bir müzik notası gibi göze hoş gelecek şekilde mekana resmeden mimarda var aralarında. Beğendiğim bir şarkıyı söyleyip kaydını göndererek beni mutlu eden çok değerli müzisyenlerde. Kış geldi, sezonu açıyoruz bir kaç dostumla vaktimi geçirsem muhabbet güzeldir yeter. Değil mi? Revnak, Güneş, Tamer, Samet, Ali hazır olun beyler bu kış cumartesi şarkılarımız çok daha güzel olacak.

