Yeşil Çeliğin Bedelini Kim Ödeyecek?

Türkiye çelik sektörü için karbon fiyatının ötesinde yeni bir finansman yaklaşımı gerekiyor.

Yazı Boyutu 100%
WhatsApp X Facebook LinkedIn

Çelik sektörünün düşük karbonlu üretime geçişi artık teknolojik bir tartışma olmaktan çıktı. Asıl soru giderek daha fazla şu hale geliyor:

Düşük karbonlu çeliğin mevcut çeliğe göre daha yüksek maliyetini kim, nasıl ve ne kadar süreyle karşılayacak?

Dünyada hidrojen bazlı doğrudan indirgenmiş demir (H₂-DRI), düşük karbonlu elektrik, yenilenebilir enerji, yüksek kaliteli hurda, enerji verimliliği ve diğer teknolojiler konusunda önemli ilerlemeler yaşanıyor. Ancak teknolojiye sahip olmak ile bu teknolojilerle üretilen çeliği rekabetçi bir fiyatla satabilmek arasında hâlâ büyük bir fark var.

Bu nedenle yeşil çelik dönüşümünün önündeki en önemli engel artık yalnızca “hangi teknolojiyi kullanacağız?” sorusu değildir.

Asıl soru:

“Düşük karbonlu çeliğin primini kim ödeyecek?” sorusu olması gerekir.

Bu soru Türkiye açısından çok daha kritik. Çünkü Türkiye çelik sektörü, Avrupa ile yoğun ticaret yapan, yüksek oranda elektrik ark fırınına dayanan ve önemli miktarda hurda ithal eden kendine özgü bir üretim modeline sahip.

Türkiye’nin çelik sektörü zaten farklı bir başlangıç noktasında

Türkiye çelik sektörünün dönüşümünü Avrupa’daki yüksek fırın ağırlıklı üretim modeliyle aynı şekilde değerlendirmek doğru olmayacaktır.

Türkiye’de ham çelik üretiminin yaklaşık %72,2’si elektrik ark fırını ve indüksiyon fırını tesislerinden geliyor. Bu yapı, Türkiye’ye düşük karbonlu çelik üretiminde önemli bir başlangıç avantajı sağlıyor.

Ancak bu avantaj, dönüşümün maliyetsiz olduğu anlamına gelmiyor.

Tam tersine Türkiye açısından üç temel sorun ortaya çıkıyor:

Birincisi enerji maliyeti.

EAF ağırlıklı üretim, elektriğin çelik maliyetindeki önemini artırıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin yeşil çelik stratejisinin merkezinde yalnızca “yenilenebilir elektrik miktarı” değil, rekabetçi fiyatlı ve öngörülebilir elektrik bulunuyor.

İkincisi hurda bağımlılığı.

Türkiye dünyanın en büyük hurda ithalatçılarından biri konumunda. Bu nedenle düşük karbonlu üretim açısından avantaj sağlayan EAF modeli aynı zamanda önemli bir hammadde arz riski yaratıyor.

Üçüncüsü sermaye maliyeti.

Yeni EAF yatırımları, DRI/HBI tesisleri, yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği projeleri ve diğer düşük karbonlu teknolojiler önemli miktarda sermaye gerektiriyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin meselesi yalnızca karbon emisyonlarını azaltmak değil:

Bunu uluslararası rekabet gücünü kaybetmeden yapmak olmalıdır.

SKDM oyunun kurallarını değiştiriyor

Bu tartışmanın Türkiye açısından aciliyetini artıran en önemli gelişme ise Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizmasıdır.

SKDM’nin mali yükümlülük dönemi 1 Ocak 2026 itibarıyla başladı. AB’ye demir-çelik ürünleri ihraç eden ülkeler açısından ürünlerin gömülü emisyonlarının ölçülmesi, doğrulanması ve karbon maliyetinin dikkate alınması artık doğrudan ticari bir konu haline geldi.

Bu durum Türkiye açısından özellikle önemlidir.

Çünkü Türkiye’nin çelik ihracatında Avrupa Birliği önemli bir pazar konumundadır. Dolayısıyla Türkiye’de üretilen çeliğin karbon yoğunluğu artık yalnızca çevresel bir performans göstergesi değildir.

Doğrudan rekabet gücü göstergesidir.

Burada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor.

Türkiye, EAF ağırlıklı üretim yapısı sayesinde birçok üretim rotasına kıyasla karbon yoğunluğu bakımından avantajlı olabilir. Ancak bu avantajın korunması ve geliştirilmesi için elektrik fiyatlarının rekabetçi olması, hurda kalitesinin yükseltilmesi, enerji verimliliğinin artırılması ve yeni düşük karbonlu teknolojilere yatırım yapılması gerekiyor.

Başka bir ifadeyle:

SKDM Türkiye’nin çelik sektörünü sadece daha düşük karbonlu olmaya değil, daha düşük karbonu daha düşük maliyetle üretmeye zorluyor.

Peki yeşil çelik primi nasıl karşılanacak?

Dünyadaki tartışmanın önemli bir bölümü karbon fiyatının yükseltilmesi üzerine kuruluyor.

Mantık basit:

Karbon fiyatı yükseldikçe yüksek emisyonlu çelik pahalılaşacak; düşük emisyonlu çelik göreceli olarak daha rekabetçi hale gelecek.

Fakat burada önemli bir sınır var.

Çelik küresel bir emtia. Türkiye’deki üretici, Avrupa’daki üreticiyle rekabet ederken aynı zamanda Asya, Rusya, Orta Doğu ve diğer üreticilerle de rekabet ediyor.

Eğer karbon maliyeti yalnızca Türkiye’de veya belirli bir bölgede yükseltilirse, bunun sonucunda ortaya çıkabilecek sonuçlardan biri üretimin başka ülkelere kayması olabilir.

Bu nedenle karbon fiyatı tek başına yeterli olmayabilir.

Karbon fiyatının görevi;

yüksek emisyonlu yatırımları caydırmak ve düşük emisyonlu yatırımları teşvik etmek

olarak değerlendirilmelidir.

Fakat karbon fiyatının görevi, tek başına yeni teknolojilerin bütün yatırım maliyetini karşılamak olmamalıdır.

Burada ikinci bir mekanizmaya ihtiyaç var:

düşük karbonlu üretim için yatırım ve üretim desteği.

Türkiye için “subsidy-and-recharge” yaklaşımı mümkün mü?

Son dönemde uluslararası tartışmalarda dikkat çeken yaklaşımlardan biri, düşük karbonlu çeliğin maliyet farkını yalnızca karbon fiyatı üzerinden değil, tüm çelik tüketimine yayılan bir mekanizma ile karşılamayı öneriyor.

Yaklaşımın temel mantığı şu:

Düşük karbonlu çelik üreten seçilmiş tesislere uzun vadeli destek sağlanıyor. Bunun maliyeti ise belirli bir miktar çelik üretimi veya tüketimi üzerinden küçük bir birim ücretle karşılanıyor.

Böylece düşük karbonlu üretime geçişin ilk aşamasındaki yüksek maliyet, yalnızca öncü üreticinin üzerine bırakılmıyor.

Bu fikir Türkiye açısından da tartışılmaya değer.

Ancak Türkiye’de bunun birebir kopyalanması doğru olmayacaktır.

Çünkü Türkiye’nin üretim yapısı Avrupa’daki yüksek fırın ağırlıklı üretimden farklıdır.

Türkiye için daha doğru yaklaşım:

“Teknolojiye değil, emisyon azaltımına ve rekabet gücüne dayalı destek mekanizması”

olmalıdır.

Türkiye’de destek mekanizmasının odağı ne olmalı?

Bence Türkiye için üç aşamalı bir model değerlendirilebilir.

1. İlk aşama: En ucuz karbon azaltımı

Türkiye’nin çelik sektöründe ilk yapılması gereken, mevcut tesislerin mümkün olan en yüksek verimlilik seviyesine çıkarılmasıdır.

Enerji verimliliği, proses optimizasyonu, atık ısı kullanımı, elektrik tüketiminin azaltılması, dijitalleşme, üretim kayıplarının düşürülmesi ve hammadde verimliliği gibi alanlar ilk sırada olmalıdır.

Çünkü bugün bir ton çeliğin emisyonunu azaltmanın en ucuz yolu çoğu zaman yeni bir hidrojen tesisi kurmak değil, mevcut tesiste aynı miktarda çeliği daha az enerji ve daha az kaynakla üretmektir.

Bu nedenle kamu destekleri yalnızca “yeni teknoloji”ye değil, ölçülebilir emisyon azaltımına bağlanmalıdır.

2. İkinci aşama: Elektrik ve yenilenebilir enerji

Türkiye’nin EAF ağırlıklı yapısı nedeniyle düşük karbonlu elektriğin önemi çok yüksek.

Bu nedenle yeşil çelik politikası aynı zamanda bir enerji politikasıdır.

Çelik sektörünün uzun vadeli rekabet gücü için;

  • rekabetçi elektrik fiyatları,

  • uzun vadeli elektrik tedarik anlaşmaları,

  • yenilenebilir enerji yatırımları,

  • uygun maliyetli PPA mekanizmaları,

  • şebeke kapasitesinin geliştirilmesi

gibi araçların birlikte ele alınması gerekiyor.

Burada kritik nokta şudur:

Türkiye’nin çelik sektörüne yalnızca “daha fazla yeşil elektrik kullan” demek yeterli değildir. Bu elektriğin uluslararası rakiplerle rekabet edilebilir maliyette olması gerekir.

3. Üçüncü aşama: DRI/HBI ve yeni üretim teknolojileri

Uzun vadede yüksek kaliteli DRI/HBI’nin EAF’lerde kullanılması, hidrojen bazlı üretim ve diğer düşük karbonlu teknolojiler Türkiye’nin dönüşümünde önemli rol oynayabilir.

Ancak burada da teknoloji tercihini bugünden tek bir seçeneğe kilitlemek doğru olmayacaktır.

Türkiye’nin dönüşüm politikası:

technology-neutral / teknoloji agnostik

olmalıdır.

Haftalık sektör özeti ve fuar takvimi

Sektörde haftanın özetini ve yaklaşan fuarların takvimini e-postanıza gönderiyoruz.

Aboneliğinizi tamamlamak için göndereceğimiz e-postadaki onay bağlantısına tıklayın.

Hangi teknoloji daha düşük emisyonu daha düşük maliyetle sağlayabiliyorsa, destek mekanizması onu ödüllendirmelidir.

Bu yaklaşım, hidrojenin gerekli olduğu alanlarda hidrojeni dışlamaz; ancak hidrojeni her prosesin otomatik çözümü olarak da görmez.

TR ETS’nin rolü burada kritik

Türkiye’nin Emisyon Ticaret Sistemi’nin devreye girmesi, bu tartışmayı daha da önemli hale getiriyor.

TR ETS, Türk sanayisinin karbon maliyetini içselleştirmesi açısından önemli bir adım.

Ancak ETS’den elde edilecek gelirlerin nasıl kullanılacağı en az karbon fiyatının kendisi kadar önemli.

Eğer karbon gelirleri genel bütçeye kaydolursa, sektör açısından sistem yalnızca ilave bir maliyet olarak algılanabilir.

Buna karşılık karbon gelirlerinin önemli bir bölümü;

  • enerji verimliliğine,

  • yenilenebilir enerjiye,

  • düşük karbonlu çelik teknolojilerine,

  • DRI/HBI altyapısına,

  • hurda kalitesinin artırılmasına,

  • Ar-Ge ve teknoloji yatırımlarına,

  • SKDM uyum kapasitesinin geliştirilmesine

geri döndürülürse, ETS Türkiye’nin sanayide dönüşüm finansmanının önemli araçlarından biri haline gelebilir.

Buradaki temel prensip çok basit olmalıdır:

Karbon maliyetinden elde edilen gelir, karbon azaltımını finanse etmelidir.

Türkiye’nin en önemli avantajlarından biri: EAF altyapısı

Türkiye’nin EAF ağırlıklı üretim yapısı bazen yalnızca bir hammadde bağımlılığı olarak değerlendiriliyor.

Oysa doğru politikalarla bu yapı Türkiye’nin küresel düşük karbonlu çelik rekabetinde önemli bir avantajına dönüşebilir.

Türkiye’nin mevcut düşük karbonlu üretim altyapısı üzerine;

EAF + düşük karbonlu elektrik + kaliteli hurda + DRI/HBI + enerji verimliliği

kombinasyonu kurulabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin yeşil çelik stratejisi yalnızca “hidrojenli çelik” üzerine kurulmuş bir strateji olmamalıdır.

Asıl hedef:

en düşük emisyonlu çeliği, en rekabetçi maliyetle üretebilen bir Türk çelik sektörü oluşturmak

olmalıdır.

Yeşil çeliğin primi kimin üzerine kalacak?

Sonuçta bütün tartışma dönüp dolaşıp aynı soruya geliyor:

Yeşil çeliğin primi kim tarafından ödenecek?

Eğer bütün maliyet üreticiye bırakılırsa, yatırımın geri dönüşü zorlaşır.

Eğer bütün maliyet tüketiciye aktarılırsa, özellikle otomotiv, beyaz eşya, makine ve inşaat gibi çelik kullanan sektörlerin uluslararası rekabet gücü zarar görebilir.

Eğer bütün maliyet kamu tarafından karşılanırsa, kamu maliyesi üzerinde sürdürülemez bir yük oluşabilir.

Bu nedenle daha dengeli bir modele ihtiyaç var.

Bence Türkiye için doğru yaklaşım;

karbon fiyatı + hedefli kamu desteği + özel sektör yatırımı + yeşil ürün talebi

dörtlüsünün birlikte çalışmasıdır.

Karbon fiyatı dönüşümün yönünü belirlemeli.

Kamu, ilk yatırım riskini azaltmalı.

Sanayi yatırımı gerçekleştirmeli.

Ve kamu/özel sektör satın alma politikaları düşük karbonlu çelik için gerçek bir pazar oluşturmalıdır.

Sonuç: Türkiye’nin ihtiyacı daha pahalı yeşil çelik değil, daha rekabetçi düşük karbonlu çelik

Türkiye’nin çelik sektörünün önündeki hedef yalnızca “yeşil çelik üretmek” olmamalıdır.

Hedef:

düşük karbonlu, rekabetçi ve ihracata devam edebilen bir çelik sektörü oluşturmak olmalıdır.

Türkiye’nin EAF ağırlıklı üretim yapısı önemli bir başlangıç avantajıdır. Ancak bu avantajı kalıcı rekabet gücüne dönüştürmek için enerji maliyetleri, hurda arzı, teknoloji yatırımları, SKDM ve TR ETS birlikte ele alınmalıdır. Türkiye’nin düşük karbonlu çelik yol haritası da enerji verimliliği, hurda bazlı EAF üretimi ve uzun vadede DRI gibi farklı dönüşüm yollarını birlikte ele almaktadır.

Burada kritik bir zihniyet değişimine ihtiyaç var.

Yeşil dönüşümü yalnızca bir çevre politikası olarak değil, bir sanayi ve rekabetçilik politikası olarak görmek zorundayız.

Çünkü önümüzdeki dönemde çelik sektörünün başarısı sadece kaç milyon ton ürettiğiyle ölçülmeyecek.

Şu sorular daha önemli hale gelecek:

Bir ton çeliği kaç ton CO₂ ile ürettik?

Bu karbonu hangi maliyetle azalttık?

Ve en önemlisi, bunu uluslararası piyasalarda rekabet ederek yapabildik mi?

Türkiye’nin gerçek hedefi burada ortaya çıkıyor:

“Daha pahalı yeşil çelik” değil; “daha düşük karbonlu ve daha rekabetçi Türk çeliği.”

SKDM’nin 2026’da mali yükümlülük dönemine girmesiyle birlikte bu artık uzak bir gelecek senaryosu değil. Türkiye’nin çelik sektörü için dönüşümün ekonomik boyutu bugün başlamış durumda.

Hasan AKBULUT

Metalurji ve Malzeme Mühendisi

WhatsApp X Facebook LinkedIn